Lavinia, Ursula Le Guin

Ursula Le Guin’in Lavina Romanı Üzerine

Hazal Arda

” -Savaş olmadan kahramanlarda olmazdı. 

    – Peki bunun ne zararı olurdu?

    -Ah Lavinia ne kadar kadınca bir soru bu. “

Ursula LeGuin yeniden yorumladığı Vergilus’un unlu Aenas destaninda gizli kalmış bir karakteri, bir kadını, gölgelerin ve geçmişin içindeki  Lavinia’ yı yeniden çağırıyor. Karakterini utangaç bir yemek masası figürü olmaktan çıkarıp, o masanın koruyucusu ve yaratıcısı haline getiriyor. Lavinia kendi sesini bulurken,  hikaye Vergilius’ un ayak izlerini takip ederek tarihi anlatıların metodolojik ve kurgusal olara ihmal edilmiş yönlerine de sahip çıkıyor. Lavinia’yı yazın tarihinde sıkıştırıldığı yerinden çıkarıp   çok uzun zamandır anlatılmayı bekleyen bir hikâyenin berraklığıyla anlatılan bir gerçek olarak sunuyor. Üslup ve imgelerini günlük hayatın izleğindeki gibi, bir kadinin dokumasinda ki sabir ve incelikle birbiriyle örüyor. LeGuin dövüşçü ya da çığırtkan bir feminist olarak yazmasa da kadınca sorularla, temel ve basit bir gerçekçiliğin vurgulanmasıyla, çok eski kadın dinlerini inceden inceye uyandırarak ve erkeksel anlatının üzerinden sekerek bu sırada  fantastik ögelerin kendi adına konuşmasına izin vererek, yaşamda hem erkeklerin hem kadınların unuttuğu yönleri ve bakış açılarını canlandırıyor.  Bizden çok uzakta, geçmişte yaşamış ama bugünkü “modern dünyanın” kurucuları, kültür mirasımızın derin köklerinden biri olarak halen çok yakın baglarimiz  olan bir dönemin insanlarını, onların emeklerini ve değerlerini anlatarak, insanların kendilerine ve etrafındakilere duyduğu sorumlulukları keşfettikleri günlerden gelen bu yalın insanları ve onların gündelik hayatlarını kutlayışını hatırlamaya çalışarak Ursula Hanım ilahi kadim güçlerle konuşan ve onların tavsiyelerini ileten kralın kızı rolüne bürünüyor.



Le Guin`in anlattigi: Lavinia’ nın savaş çığlıkları ve kahramanlık şarkılarının arasında bizden alınan sesi aynı zamanda onunla yaşayan erkeklerin bastirilan vicdanlarının, şüphelerinin  içsel sesidir.Yalnızca hayal edip kurgulayabildiğimiz geçmişimizin bizden alınan yanıdır. Lavinia okuyucuya ihtiyacı olan ve anlatılmayanlar arasında elinden kaçırdığı bir şeyi veriyor,   Truva’nın yanışından Romanın yükselişine ve bugüne değin süregelen, sıradan, tuhaf, tekdüze hayatı. Yatak odalarında ve mutfaklarda içinde korkularla, şüphelerle, basit mutluluklarla yaşadığımız hayatı ve ona karşı duyduğumuz sorumluluğu.

Lavinia‘ da eril şair affedilmiştir ancak söz ondan alınmıştır . Bu romanıyla LeGuin’ nin tarihi affeder ve feminizmin zirhini cikarir. Bu bir devam ediş hikayesidir.  Erkeğin ve kadının hikayesidir, evet, kocaman adamların kocaman savaşları vardır ve demir gerçekten güneş altında parlarken çok güzel görünür ancak hikayenin verdiği en büyük eleştiri anlatmayışıdır. Kendisine ait olmayanı, kötü düşmanları, intikamın hırsını, savaşı ve ölümü, kendi sindirilişini anlatmaz, bu bir devam ediş öyküsü olarak sürekli devam eden hayatı anlatır.  Ondan alınanı değil vermediklerini anlatır. Bu yönüyle  Lavinia uzun zamandır özlenilen hepimizi saran ve kocamanlık beklentilerine karşı telkin eden bir hikaye ve anlatıcımız, LeGuin’ in dostça geri çağırdığı bu ruh, hiçbirimizden çok farklı olmayan ve herhangi biri olamayacak kadar özgün hakiki bir karakter.

Lavinia bir karakterin tarihi kurgusu ve tarihin de insancıl kurgusudur.   Bir kadının zaman içindeki yeri ve zamanın kadınsı bölgeleridir-  kuran, yapan, bozan ve tekrar ve tekrar ve tekrar eden. Her gün öğleden sonra çocuklarıyla zeytin ağacının gölgesine kurulan, senelerce dokuma tezgâhının başında oturan, karanlık ormanlarda geceleyen ve rüyaları dinleyen, vakti geldiğinde toparlanıp şehri terk edip yaşamaya uygun bulduğu yabanlıklara giden, ocağının kutsal ateşini her daim canlı tutan ve tuzunu eksik etmeyen, kadimlerle konuşan Lavinia’dir.

Lavinia, aynı zamanda kendini bilen bir insanın hikayesidir. Oğlunu karanlık ormanların kıyılarında yetiştiren korkan ama pes etmeyen kederi ve deliliği tanıyan, kendini ve oğlunu korumak için dişi bir kurda dönüşen kadındır.  Nehrin gizli isimlerini bilen, en zor zamanlarda yöneticileri hezeyanlar içindeyken ve  kaybolmusken halkının ihtiyaçlarının ayırtına varan,  yolculuk yapan, şifa veren, şüphe duyan, babasının iktidarsızlaşışına annesinin unutulmuş tutkularının hapishanesinde delirişine tanık olan, kendini özgür bir ruh olarak tanıyan ve Şair’ini affeden Lavinia’ nın hikayesidir

Lavinia bir zaferi anlatmaz, o çıplaklığıyla kendini anlatır; özgürlüğünü, isyanını, aşkını, evini ve çocuklarını. Güçlü, iradeli ve kararlı bir kadın ve kraliçedir ancak sık sık sustuğu, çaresiz kaldığı ya da kendinden şüphe ettiği de olur. Kocasının ve babasının sırdaşı olmuştur; şair Vergilius’ un ölmeden önce konuştuğu son kişidir.Kökenlerini ataları olarak kabul edip saygı duyar , onları intikamcı canavarlara dönüştürmez. Onun Venüs’ü kendi içindeki yaşamda, tarlalarda büyüyen ekinde ve kocasıyla kadının paylaştığı yataktadır. Kocasının kehanetle ona bildirildiği söylenir ve onun kaderini kabullenisi anlatilmistir bugune kadar.  Lavinia ise erkeği haşinlik içindeki savunmasızlığı, merhameti ve kırıklığıyla tanıyıp sevişini ve kendisinin alınıp verilmesine izin vermeyişiyle çıkardığı savaşı anlatır. Lavinia kendisini sürüklemek ya da alıp götürmek isteyen bütün bu koşullara direnerek yerinde ve olduğu gibi kalmak isteyen Latium kralının kızıdır.  Vergilius ünlü Aenas destanında ise yeri küçük ve saçları sarıdır.

Ancak Ursula LegGuin’nin kaleminden çıkıp gelen Lavinia`nin saçları koyu renklidir. Sözleri kendisini yüzyıllar boyunca unutan sözler kadar beylik değildir.  Kendine dair bilinci son derece net ve duyumsaldır fakat bildikleri  alacakaranlık kadar geçişkendir. Ölmeye yetecek kadar ölümlü olmadığını düşünur. Lavinia şairi sayesinde yüzyıllarca yaşayacaktır fakat şairinin kendine biçtiği yaşam utangaçlıkla pembeleşen yanakları dışında renksiz ve tutuşan saçları dışında o kadar sıkıcıdır ki artık buna katlanamaz ve sözü alır. Hayatı şairinin ona bahşettiği ölümsüzlüğü gibi kendi başına gelen tesadüfi bir şeydir ve bu sebepten ölümü karanlığın bıçak darbesi kadar  keskin ve gerçek olamaz.  Bu kendisinin hakikatidir ve bu sebepten küçültülmüş, sıkıştırılmış hayatına dair son sözü kendisi söyler.

Roman’da Lavinia uzun ve sağlam bir ömür yaşar. Bütün bu uzun yıllar boyunca Şair ile karşılaşmasını ve Şair’in ona geleceğini anlatışı asla aklından çıkmaz. Bütün hayatı boyunca bir erkeğin kurgulamış olduğu bir hayatı yaşayıp yaşamadığını sorgulamaya devam edecektir. Lavinia bu kurgunun farkındalılığı içinde kendi gerçekliğini sorgularken roman bu yanıyla çeşitli biçimlerde süregelen anlatılar ile kurgulanan yaşantısal rollere dair bir yaklaşımda bulunur. Vergilius’un anlattığı Aenas destanı , Romanın kuruluş hikayesi olarak bugün bile batı kültürünün kendi kuruluşuna dair bakış açısını şekillendiren çok önemli bir destandır. LeGuin sayesinde yeniden kurgulanan bu kuruluş hikayesi sayesinde medeniyetin belleğinden silinmiş pek çok değeri yeniden görünürlük kazanır.   Güçlü, iktidar sahibi yenilmez savaşçıların demirle, kanla, öfke ve hınçla kurduğu bir uygarlık hikayesi yerine Lavinia’nın hikayesini koyar, Roma imparatorluğunun Anakraliçesi olarak.

Şairi kendisine yaşamış olduğu ve yaşayacağı yılların öyküsünü gelecekten taşıdığında, her şey  bir masum geyiğin vurulmasıyla başlar der ve ardı ardına savrulan kılıçlar, saplanan mızraklar, kopan ve kesilen uzuvlar intikam yeminleri ve ihanetler dole bir kahramanlık destanı anlatır.  Lavinia dehşet içinde dinlediği bu hikayenin gerçek oluşuna tanık olur fakat onun bildiği kahramanliklarin basarisi degil; ölmekte olan adamların son nefeslerindeki sozleri, ağıt yakan kadınlardan duydukları ve sarktığı kale duvarlarından izledikleridir.  Bol bol keder  gördüğünü ve bütün bu şamatanın ardında onarılacak bir şehir, iyileştirilecek insanlar ve kırık dökük erkekler bıraktığını anlatır. Cinayetlerin yorgunluğu kendi halkını ve yabancıları aynı şekilde sarmıştır ve ihtiyaçları aynıdır.  Ölümle ilgili abartılacak,şanlı hiç bir şey yoktur, kahramanlarda kurbağalar kadar ölüdür. Ancak kendi topraklarına gelen yabancıda merhameti, paylaştıkları hasretleri ve herkesi barındıracak bir yuvanın umudunu görmesi;  diğerlerinin düşmanı gördüğü yerde onun geleceği ve huzuru görmesi büyük Roma’nın temellerini atacaktır.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s