Çanlar Bizim için Çalıyor

Savaş bizim otoportremiz olabilir mi?

Savaşın kendine özgü bir yer çekimi var. Bütün ağırlığıyla, bebek yumrukları gibi herşeyi kendine çekip yutuyor. Büsbütün ışıklandırılmış şehirlerin ortasında bir göz kırpışı karanlığında bizi kendine dahil ediyor.

Çanlar kimin için çalıyor diye sorma çanlar senin için çalıyor?

Bir hafta sonra gelişmiş ülkelere, Avrupa Birliğinin göz bebeğine medeniyetin en duru haline yolculuğa çıkacağım. Televizyon’da Brüksel’i izliyorum, Ortadoğu’dan yaşlı anne- babalarını taklit eder gibi her köşe başında tanklarıyla oyun oynuyorlar. İğne uçlu ormanlar üzerinde ufukta süzülürken, yüzlerinde resmi bir ciddiyet  ile sinsi ölümü bekliyorlar. Kutu kutu evleri tüm masumiyetleriyle içlerindeki canavarı ele vermek için titriyor. Dışarı at, terörü kus, yoksa akşam altıdan sonra ağdalı çayini içemezsin. Eğitim ve çocuklar korku ile donmuş. Dilin yavaşlığı dehşetin hızına yetişemiyor.  Yeni yıl kutlamaları kendi canavarlarının oyun sahasına dönüşüyor. Oyuncak tanklarıyla çocuklar dökülunce sokaklara, ellerinde ateşleri ve öfkeleriyle öksüz vandallar da çıkıyor.

Çanlar kimn için çalıyor diye sorma çanlar senin çalıyor?

Yolculuğumun tarihi belirsiz, belki bir bilemedim iki hafta sonra. Huzur, refah, heyecan ve gelişim vaadediyor. Modern dünyanın en orta halli rayları, kazasız belasız ilermek yinede yaşamak tadını dilinin ucundan düşürmemek için güzel bir yol. Acaba gözlerim ve ayaklarım  neden o yana bakmıyor? Çünkü savaşın ve ölen çocukların kendine has gizemli bir ağırlığı var.  Gizlice farklı bir yolculuğu planlıyorum. Toprak üzerinde yapılan gerçek bir yolculuğu. Üzerinde tehlikeyi ve umudu buulunduran anlatılmaya değer bir yolculuğun hayalini planlıyorum. Aşılması gereken bir korku, sonra barikatlar sonra hendekler ve iki ayrı ordu var. Gitmek istediğim yere br gün varabilecek miyim?  Anlata, anlatıla bitmeyecek bir konu.  Ama asıl engel sonsuz. Mesela savaşın kendine has ağırlıyla çekiliyorum fakat benim savaş ile savaşım hangi nokta da başlıyor? Ve ben kendim ile beraber ne götürebilirim.  Bir dolu acı fikir ve hezeyan.

Savaşa dair, ölüme dair onu içimde taşıdığımdan başka birşey anlatamam. Yolculuğa hazırlanırken aklıma takılan konular var. Mesela oturup izlemek ve hayata devam etmek  bu kadar zorken neden bunu yapmaya israr ediyoruz? ?Ben ve bu tercihi birlikte öğrendiğim herkes için soruyorum o anda. Çoğu zaman ölmek, kendini feda etmek, elinde silahla köpürmek daha kolay bir tercih eylemsizlikten.

Çanlar kimin için çalıyor diye sorma çanlar bizim çalıyor?

Kaybetmekten korktuğum ne var elimde.  İçleri gereğin fazla eşyayla doldurulmuş evler. Mesela benim gardrobum odamın içte birini kaplıyor. Ev genelinde dolapların bir sarmaşık gibi evin her yerini sardığını söyleyebilirim. Dolaplar kaybedilmiş zamanların birikintileri ve yıkıntılarıyla dolu. Bugünün de yaşanmayan zamanlara eklenmesi için bütün varlıklarıyla bastırıyorlar. Gün içinde ne yana hareket etsem önüme dikilyorlarlar.  Bütün bu eşyalar, mesela kıyafetler güzel görünebilmek için mi? onu prestij için mi, güç?güven? sevilmek? takdir? bunların her biri de imkansız değil mi? Sevgi bile bir dizi mitle birlikte yoklukluklara atfedilmemiş mi? Ondan sıkılana kadar, boynumu ağrıtana kadar giydiydiğim bir zırh gibi. Hepsi de içinde ki savaşın yerçekimiyle büzülmüyor mu? Yeterlilik de doğru cevaplar gibi bir efsane değil mi?

Tabut bir yatak olarak düşünüldüğünden beri her gün uykuya daha aç bırakılıyoruz.Sürekli bir açlıkla büyüyoruz. Ölüler ölülere üzülür mü? Savaş bizim otoportremiz olabilir mi?

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s